1.5M ratings
277k ratings

See, that’s what the app is perfect for.

Sounds perfect Wahhhh, I don’t wanna

The Circle, Dave Eggers

Dave Eggers’ın romanı The Circle’ı okuduktan sonra (Türkçe’ye Çember olarak çevrilmiş) hala internete dolaşan o aynı insan olabilir misiniz? Gerçek hayata oldukça benzeyen bu kurgu hikaye günümüz dünyasını çok başarılı bir şekilde betimlemiş.

Bir teknoloji şirketi düşünün. Apple, Google, Facebook birleşimi ve hatta daha da üst bir modeli olsun. Bunu kuran kişi internet üzerinde bir çok defa kredi kart bilgilerinin girilmesinin yarattığı zorluğun üstesinden gelmek için tek bir hesap ile tüm işlemlerinizi gerçekleştirebileceğiniz bir dijital platform kurar. Giderek büyüyen şirket dünya üzerindeki en karlı, en mükemmel, çalışanlarına en iyi çalışma ortamını sunan, hayal edilebilecek en mükemmel yeri yaratır. Günümüz dijital milyonerlerinin karizmasına sahip üç kurucu kişi, tamamen şeffaf camdan duvarlardan yapılmış bir ofis, her türlü olanağın sağlandığı, size dış dünyada hiç bir ihtiyacınızı aratmayacak seviyede bir kampüs. Romanın kahramanı genç kız Müşteri Deneyimi seviyesinden başladığı işinde giderek yükselerek şirketin en önemli pozisyonlarından birine ulaşır. Fakat kurucusunun yarattığı bu teknoloji kendi kontrolü dışında bir canavara dönüşür. Şirket herkesi ve her yeri gözetlemeyi sağlayan teknolojisi sayesinde sahip olduğu gücü bir adım öteye taşıyarak devletin rolünü de üstlenecek noktaya gelir. Ve özel bir servis sağlayıcısından tüm toplumu gözetleyen totaliter bir güce dönüşmek üzere olduğu noktada roman kahramanı bir ikilemle karşılaşır. Ve hikaye burada distopik bir yöne evrilir.

Eggers günümüz internet kullanıcısının psikolojisini çok iyi analiz etmiş. Online davranışlarımız, çeşitli platformalarda karşılıklı oyanan oyunlar- beğenilmemiz ve karşılığında bizim de bizi beğenenleri beğenmemiz (bu eğreti duran kelime ‘like’ evet:), içimizdeki boşluğu bu sanal dünyadaki suni etkileşimlerle gidermeye çalışmamız, beğenilmediğimizde içimizde büyüyen o boşluk, her bilgiye o anda hemen ulaşıverme alışkanlığımız, yüz yüze sohbetin yerine geçen yazışmalar, her anı her olayı paylaşmanın artık bir norm haline gelmesi… Bir noktada 1984’tekine benzer bir şekilde (‘Savaş barıştır’ ı hatırlayın) şirketin mottoları haline gelen sözler ‘Paylaşmak değer vermektir’, bireyin artık dijital bir hesaba dönüşmüş ve bir ekrandan bağımsız bir varlığı olmayan, her hareketi kaydedilen bir data topluluğu haline gelmesi, yazar bütün bunları o kadar iyi anlatmış ki günümüzde zaten hali hazırda bu durumun içinde yaşadığımızı ve bunun aslında bir kurgu olmadığına romanı okuyorken ikna oluyorsunuz.

Bundan sonra elinize o telefonu almadan önce bir düşünün, gerçekten az ilerideki restorana adım adım ekran üzerinden ilerleyerek varmak zorunda mısınız, yaşadığınız o anı o anda kendinizle ya da yanınızdaki kişiyle yaşıyor olmak yetmiyor mu, bir yerlere bir fotoğraf koyup tüm dünyayla paylaşmak gerçekten gerekli mi, bilgi diye sunulan nedir, bilgi sandığınız şey bilgi değil de bir veri mi sadece. İnternet ne zaman bir araçtan, fayda sağlayan bir yöntemden başka bir şey olup da bizi gerçek dünyadan, gerçek etkileşimden uzaklaştıran bir şeye, çocuklara belki de dikkatlerini dağıttığı için yasaklanan bir aktiviteye, dikkatinizi bir şeye tam anlamıyla vermeniz için uzak durmanız gereken bir eyleme dönüştü? Kendi iznimizle ve kendi arzumuzla yarattığımız bu canavarı ehlileştirmemizin zamanı gelmedi mi?

dave eggers the circle

Teknoloji- ‘real time’: ’gerçek’ zaman çelişkisi

Cep telefonlarının kablosuz internet ağları ile bağlantılı olarak bize ‘akıllı’ araçlar olarak sunulmasından bu yana hayatımız ‘gerçek zaman’da deneyimlediklerimizi paylaşmakla geçiyor. Burada en büyük çelişki şu: ekranda canlı zamanda olsanız da kafanız bulunduğunuz yerde olduğunuz insanlarla birlikte olmadığından aslında sizin canlı zamanda olmamanız. İnsan zihni her iki yerde birden aynı anda olamıyor, bunu kabul edelim; ya gerçek ‘an’da olmayı tercih edeceksiniz, ya da ‘sanal’ anda… Fotoğraf makinesinin icadından beri bu böyle, yakalamaya çalıştığınız, dondurduğunuz her an aslında çoktan geçip gitmiştir… Dijital dünyada çoğu ürün 18-25 yaş arası bir nüfusu hedefliyor, sürekli ekrana bakan insanlar topluluğu. Z jenerasyonu olmasak da biz de aynı şeyi yapıyoruz, ebeveynlerimiz bu halimizden hiç memnun değiller. Önceki jenerasyonların eleştirilerinin haklı bir tarafı var. Uluslararası bir organizasyonda toplantı sırasında benden yaşça daha büyük biri ona katıldığımız etkinlik için yapılan uygulamayı kullanıp kullanmadığını, organizasyonun diğer yerlerinde neler olduğunu merak edip etmediğini sorduğumda ‘ben zaten şu anda bunu yaşıyorum!’ gibi bir cevap vermişti biraz da kızarak; hali hazırda içinde bulunduğu bir etkinlikte benimle konuşurken ekrandaki zamanın içine tekrar girmek gibi bir kaygısı yoktu. Ve haklıydı da… Silikon Vadisi kaynaklı birçok yeni ürüne oralarda belki de doyulduğundan, dijital devrimin Amerika’sında bir tür muhafazakarlık moda. Bir seminerde sizden özellikle telefonlarınıza bakmamanızı, önce dinlemenizi rica ediyorlar. Tom Chatfield (Sel Yayıncılık’tan çıkan Dijital Çağa Nasıl Uyum Sağlarız)’in alıntı yaptığı kitapta şöyle bir tanım yapıyor: “Gerçeklikle arasında parmaklarının ucundaki ses, görüntü ve arkadaşların kalkan oluşturduğu, kendi kendine yeten vatandaş.” Tercih bizim hayatı tüm duyularımızla hissederek mi yaşayacağız, yoksa kendi yarattığımız araçların içine hapsolarak geçip gitmesine izin mi vereceğiz?

Yaratıcılık- anın kaybolmasına izin verme

Bir yolculuktan dönmüşsem yaşadığım o mucizevi dönüşümün geçmemesi için birkaç hafta insan içine çıkmam, dış dünyayla ilgilenmem, yapmam gereken asgari işleri ve zorunlulukları yapar cebimde bir orkide taşıyormuş gibi ‘yeni benliğimi’ korumaya çalışırım. Kabul ediyorum akıllı telefonlu hayatta bu süre daha da kısaldı artık. Yaratıcılık, ilham, o sizi ne zaman ziyarete geleceği belli olmayan peri, o da biraz böyle bir his. Geldiği anda kucaklamanız gerekiyor. Geçen hafta kaybettiğimiz Prince’in bir röportajında şöyle dediğini okudum; ‘eğer hakiki bir şeyse seni bulur ve yukarı çıkarır, sahici değilse plajdaki kum taneleri gibi dağılır’. Sahici şeyler böyle bir ruh haliyle ortaya çıkıyor. ‘Doğum sancısı’ diye bir laf kullanılır sıklıkla, halbuki bence olan bunun tam tersidir, doğum çok doğaldır, devamındaki süreç zorlar. Yaratım süreci saf bir başlangıçtır,  tanrısal bir şeydir, aşk doludur, istemeden ve uğraşmadan olur, akar. O kadar güçlü ve hakiki bir şeydir ki sizin olması için bir şey yapmanız gerekmez, sadece o gücü hissetmeniz yeter; çocukların düşünmeden, planlamadan davranması gibi. Picasso demiştir ‘bir çocuk gibi çizmeyi öğrenmek tüm hayatımı aldı’ diye. Brezilyalı şair Leminski Zen’i sanatçıların dini diye tanımlar, enstane olan, zorlamadan, kendiliğinden gelen, içinde düşünmenin, planlamanın olmadığı, emprovize halde gerçekleşen şey, olmadan olan… Sanki her mikro hikayede makro bir şeyler vardır… Sonradan oyunun kuralları öğrenilir. Çünkü herkes, etrafınızdaki herkes, size kurallardan sözeder, kendi bilgisinin sınırları içinden konuşur. O öyle yapılmaz, biz bunu yaptık, özellikle kurumsal hayattakiler, iş hayatında işletme diplomasıyla, sanat dünyasında konservatuar diplomasıyla kendilerini teyid edenler, akademinin güvenli sularındakiler. Meseleyi bilmek onların o alanda eğitim görmüş olmaları ile çözülüyormuş gibi. Çocukluk geçtikçe nasıl öz benliğimizden uzaklaşıyorsak kendimizi ifade etmek için bir aracı kullanırken de özden uzaklaşıp kurallara uygun davranmaya başlar söylemek istediğimizi değil onay görmek isteyen egomuzu doyurmaya çalışırız. Ve tüm bu olan bitenin bir parçası oluruz diğerleri gibi. Olduğumuz o ben’e dönmek her yolcunun gitmek istediği yer o yer değil mi?

Liderlik ve yaratıcılık; ‘orijinal olan bir şey yaratmak gerçekten mümkün mü?’: ‘peygamberlik sendromu’

Aramakla bulunmaz ama bulanlar hep arayanlardır demişler… Bu aklıma ‘peygamberlik sendromu’ denilen şeyi getirdi; hiçbir peygamber bir şey aramıyor iken görevlendirilmedi.  İnsanlığı hakikati görmeye çağırma, kimileri için bu hayatta edindikleri misyon. Bazı insanlar kendi kendilerine var olmaya çalışır dünyayı değiştirmeye çalışmazken bazıları tüm insanlara doğrunun ne olduğunu anlatma çabası içine girer. Bu iki tavır yaşamsal öneme sahip bir tercih meselesi. Çünkü kimseye zararınız dokunmadan yaşayıp gidebilirsiniz, güvenli olan budur, ya da bir şeyleri değiştirmek için eyleme geçersiniz, bu da bir ölüm kalım meselesidir. Tarihte devrim gerçekleştirmiş, gemileri yakmış birçok politik lider, ruhani figür bu ikinci yolu tercih etmiştir. Doğruları söyleyenler öldürülmüştür, öldürülseler de ‘yine de dünya dönüyor’… Hakikat siz inansanız da inanmasanız da varlığından şüphe edilmeyen, onaylanmaya ihtiyacı olmayan şey…

Bugünkü rekabetçi dünyada ise kullanılan dil şu: geçmişte başarılı olmamış bir şeyin şimdi başarılı olması için uğraşmak, böyle bir amaç görülüyor birçok kişide, yaptıkları işi kendilerinin yaşam amacı değil de rekabet koşullarında hayatta kalabilme yetisi ve becerisi olarak tanımlıyorlar. Ve burada sanki yanlış olan bir şey var… Hiçbir peygamber benden önceki peygamberler başaramadı ben başaracağım diye yola çıkmadı, onlara bir görev verildi; hiçbir peygamberin ben hakikati daha değişik anlatacağım diye bir çabası da olmadı; hakikat vardı ve onlar kendilerine verilen yetilerle bir mesaj vermeye çalıştılar, kimi mucizeler yaparak, kimi konuşarak, kimi bir ağacın altında oturarak (kitapta ismi geçen peygamberlerin ve ismi geçmeyen sayısız elçinin olduğu kabulüyle), kimi kendini insanlık için feda ederek, kimi mağarasında bir başınayken… Evet aynen Hollywood filmlerinde olduğu gibi, Yüzüklerin Efendisi’nde yüzüğün istemeden eline geçmesi gibi, ya da Star Wars, hep aynı hikayedir anlatılan ve biz hep aynı hikayeye aşık oluruz… Yaptığımız şey yaşam süremiz boyunca bizim hayatımızda ‘misyon’ olarak edindiğimiz şeyi, büyük ya da küçük, yerine getirmek. Varlığımız misyonumuzu tamamlamak, kendimizin en verimli haliyle yapabileceğimizin en iyisini yapmak olmalı.. Benden önce bu başaramadı, ben başaracağım veya hiç var olmayan bir şeyi yapacağım vs., bu dili kullanmak kendi kendini yok etmek kanımca. Yeni diye bir şey hiçbir zaman yok, biz her zaman birilerini taklit ediyoruz, yeni doğan bir çocuğun anne babasını taklit etmesi ama yine de orijinal olması gibi… Bizi biz yapan ülke, toprak, koşul, aile, kültür ne varsa yaptığımız her şeyde onun izleri olacak ve yaşam dediğimiz şu kısacık anda yaptığımız şeyler yürüdüğümüz yol gibi arkamızda bir iz olarak kalacak. İyi sanatçılar taklit eder, mükemmel sanatçılar çalar. Mesajda devamlılık…

Liderlik: başlangıçlara ve sonlara atfettiğimiz anlamlar

Bir önceki yazıdan devam edersek. Ancak var olan düzende yaşama şansı kalmadığını anlayanlar…. Lao Tzu demişki ‘Yeni başlangıçlar acılı sonların arasında gizlenmiştir.’ Tarih sahnesinde bu başlangıçları bir lider üstlenir, başarır ve kahraman olur, sonlarda da aynı şekilde bir ‘lider’ kurban edilir, günah keçisi gibi bir sonun sorumlusu ilan edilir. Medeniyetler, devletler, şirketler, vs. Kahramanlar ve hainler yaratırız. Olan bitenin sorumlusu O’ydu der işin içinden çıkarız her şeyi açıklamak bu kadar kolaymış gibi… Peki neden değişimler bazı yerlerde keskin bazı yerlerde yumuşak olur? Neden devrimler Fransa’da olur? Kralın kafası kesilir, halk sokaklara çıkar da, İngiltere’de olmaz? Adada gelenek devam eder, teknoloji değişir, endüstri ortaya çıkar, sınıflar değişir, toplum dönüşür ama devrim yapılmaz, İngiliz ‘devirmez dönüştürür’, toplumun taşıyıcılarına daha fazla hak verir, sözleşme yapar, ama bir bıçak gibi geçmişini kesip atmaz, yine de ‘yeni’ olanı-‘yeni’ toprakları, yeni teknolojiyi-alır, sanki değişmeden değişir… Amerika kıtasını ‘keşfeden’ ‘conquistador’lar arkada bıraktıkları topraklarda en alt sınıfta yükselme şansı olmayan insanlardı, kaybedecekleri hiçbir şeyleri olmadığından gemileri yaktılar. Dış dünyayla bağlantısı olmayan ama oldukça ileri toplumlarla karşılaştılar ve nasıl olduysa bir avuç da olsalar karşılaştıkları bu medeniyetleri sonlandırmayı başardılar. İki toplumun değer verdiği şeyler birbiriyle aynı olmadığından mı? Zaman, ilerleme, gibi kavramların tamamen birbirinden farklı olduğu iki dünya karşı karşıya gelince neden biri yok olmak zorundadır? Colomb kaşif midir, katil midir? Che, Castro, devrim yapan bir lider bir toplum mu yaratır, iktidar arzusunu mu doyurur? Liderler başlangıçlara ve sonlara atfettiğimiz anlamların taşıyıcılarıdır bir anlamda. Makro hikayelerin mikro hikayelerden pek de bir farkı yoktur… Türkiye’de bu iş iyice çığrından çıkar, liderlere atfettikleri anlamlarla oldukça birbirine benzeyen iki taraf, sanki tavırları birbirinden çok farklıymış gibi farklı liderleri tapınacak kadar idealize ederler, anayasanın değiştirilemez maddeleri gibi eleştirilemez, sorgulanamaz, üzerinde konuşması dahi düşünülemez liderleri kendi kişiliklerinin, kendi hayatlarının önüne koyarlar. Kim olduğunu aramak, gerçekten kim olduğunu ve bu dünyaya neden geldiğini sormak hep daha zor geldiğinden… Ama bulanlar hep arayanlardır, aramaya devam…

Teknoloji: dijital ‘devrim’i devrim yapan nedir?

Birkaç sene önce New York Times gazetesinde yayımlanan bir yazıda bize yeni, devrim, vs. diye sunulan ürünlerin, özelde Apple ve Jobs efsanesinden bahsediyordu, aslında bir yenilik getirmediğini iddia eden bir yazı okumuştum.

Hepimizin önünde kişisel taşınabilir bilgisayarlar, ellerimizde akıllı telefonlar var evet, bunlar hayatımıza gerçekten bir yenilik getiriyor mu? Devrim kelimesi iddialı bir kelime, aristokrasinin son bulması bir devrim olabilir, feodal sistemin sona ermesi, endüstriyel üretime geçilmesi, kentleşme, proletarya devrimi, kapitalizm… Bir üretim aracının yerini başka bir üretim aracının alması, yönetici sınıfın değişmesi, sosyolojik ve siyasi dönüşümü beraberinde getiren teknolojik yenilikler… Dijital dönüşüm üretim araçlarının ve alanlarının değişmesinde kuşkusuz rol oynuyor; tüm dijital ticaret kanallarının mantığı alış verişte olan iki taraf arasındaki aracıyı ortadan kaldırması üzerine kurulu: mağazadan alacağınız ünlü bir markanın bir kıyafetini daha uygun fiyata eve sipariş edebilmeniz, bir uçak bileti için herhangi bir acenteye gidip basılı kağıtta bilet almanız gerekmemesi, kitap siparişinizi devasa bir stok merkezi olan yerden internet üzerinden yapmanız, taksi durağını aramak yerine bir tıkla evinize daha lüks bir aracın gelmesi ve sizi gitmek istediğiniz yere daha uygun bir fiyata götürmesi,  bir otel yerine çok daha uygun bir fiyata daha lüks bir evi kiralayabilmeniz, örnekler o kadar çok ki, her sektöre her ticaret alanına uygulanabilir türden. Sanki bir formül verilmiş ve denilmiş ki elindeki bu sihirli değnekle istediğin yere dokunabilir ve onu dönüştürebilirsin, kullanımı çok basit bir şey yapman ve insanlara bu alışkanlığı aşılaman gerekiyor…Tüm bu ‘yeni’ ve ‘akıllı’ diye sunulan ürünlerin özünde bilinen üretim yöntemini ‘dijitalize’ ediyorlar, sanal bir akıl yaratarak ve belli aracıları ortadan kaldırarak. Görünen kişilerin yerine görünmeyenler geçiyor: kod yazan geliştiriciler, kullanıcılarla irtibat kuran topluluk yöneticileri, kullanıcı davranışlarını izleyen ve yönlendiren tasarımcılar, dataları yorumlayan ve kullanan bilgi mimarları, bunların hepsi yeni iş tanımları, bizzat görüp tanışmadığımız insanlar bizim de dahil olduğumuz süreçlere müdahale ediyorlar. Zaman ve mekan yok oluyor bu noktada, kodu yazan kişinin Estonya’da olması, tasarımı yapanın Japonya’da, vs. süreci değiştirmiyor, birbirinin varlığından haberdar olan iş arkadaşları sadece ekran üzerinden konuşup birlikte çalışabiliyorlar, mobil boyut zamanı da uzamı da önceden algıladığımız şeklinden çıkarıp ‘şu anda ve şimdi’ haline getiriyor. Daha ‘adaletli’, daha ‘iyi’, daha ‘insani’ değil evet, daha ‘iyiye’ gittiğimiz de söylenemez ama zaman ve mekan algımızı değiştirdiği ölçüde bir devrim evet, kim devrimlerin daha iyi bir dünya yarattığını iddia etti ki?…Ancak var olan düzende yaşama şansı kalmadığını anlayanlar…

Teknoloji: fütürizm, Yarının Müzesi’nden ilhamla

Bundan sadece on sene öncesinde bir kafeye gittiğimizde herkesin elindeki bir ekrana bakarak oturacağını söyleselerdi sanırım inanmazdık. Kafeye kahve içmek ve dostlarla sohbet etmek için gidilir çünkü. Ama diyeceklerdi, fütüristler, yine sohbet edecek insanlar, sadece bir ekran olacak arada, eğer buna ‘sohbet’ denilebilirse. Elimizdeki ekranda aradığımız her neyse aslında hep aradığımız ve her zamana aramaya devam edeceğimiz o şey hep aynı: yalnızlığımıza bir çare, zamanın geçişine dur diyemeyişimizin aczi, ‘öteki’ni arama? Demek ki değişen şeylerin arkasında her zaman değişmeyen bir şey saklı.

1998’de dört üniversite öğrencisi kız trenle Avrupa seyahatine çıktığımızda cep telefonları henüz yoktu, e-mail de kullanmıyorduk- ne tuhaf her ikisini de bir sene sonra kullanmaya başladığımı hatırlıyorum sanki o tren yolculuğu son özgürlük şansımızmış gibi- Bir Avrupa şehrine varıp, trenden indiğimizde yaptığımız ilk şey iki kişi sırt çantalarını beklerken diğer iki kişinin gar yakınlarında kalacak bir hostel araması olurdu. Ailelerimizi aldığımız ortak telefon kartını bölüşerek arardık. Fotoğraf makinelerimiz filmli manuel makinelerdi. O bir ay boyunca  yaşadığımı ve ‘an’ın içinde olduğumu o kadar yoğun hissettiğim bir yolculuk daha oldu mu?…

Bugün seyahat ederken artık ne kalın rehber gezi kitapları taşıyoruz, ne otel ya da uçak rezervasyonlarının kağıt kopyalarını, ne bir harita, ne bir telefon defteri, bazılarımız fotoğraf makinesi de taşımıyor, bilgisayar da… Tüm bunlar hayatımızı inkar edemeyeceğimiz derecede kolaylaştırıyor ve yine yalan söylemeyelim kimsenin eskiye dönme gibi bir arzusu da yok. Nostaljik bir anmadan öteye geçmiyor eski güzel günleri yad etmek… Fakat değişen bunca şey arasında değişmeyen şeyleri fark etmek size de ilginç gelmiyor mu? E-posta ile halledebileceğimiz bir işi yüz yüze görüşerek yapmak için dünyanın bir köşesine gitmek, roman okumak- hala-, havaalanında ya da bir tren istasyonunda yanımızdaki bir yabancıyla yaptığımız o sohbet, yolda giderken yüzümüzü cama dayayıp geride bıraktıklarımızı düşünme ve gittiğimiz yere hazırlanma hali, ve dönerken başka biri olduğumuzun farkına bile varmayışımız… Fütüristlerin belki de geleceğe dair öngörülerinde değişen şeylerden çok değişmeyen şeyleri de düşünme vakti…

Liderlik: idealizm ile yaşamayı öğrenmek

Karl Marx diyor ki ‘bir çok düşünür dünyayı anlamaya çalıştı ama hiç biri onu değiştirmeye çalışmadı’.

Kendi yaşam süresinde göremeyeceği bir dünyayı yaratmaya çalışmak. Yolun sonuna ulaşamayacağını bile bile yolu yürümeye kalkışmak. İdeal olan belki de aslında özünde ulaşılmak istenmeyen, ulaşılmasından korkulan, ulaşamadığımız için bize daha da büyük ve kusursuz görünen bir dünya. İdeal olana yaklaşmaya çalıştıkça aslında ondan uzaklaşıyor olmak. Orta yaştakilerin hayatlarının artık değişmeyeceğini kabullenmeleri gibi, geleceğin çok uzun göründüğü 20’li yaşların arkada kalıp yaşlılığa henüz adımını atmamış olmanın ama geçmişin artık gelecekten daha uzun göründüğü o yaşlara has bir tavır…

İdealizme karşı tavır pragmatizm olabilir. ‘Get things done’ dedikleri bugün bu meseleyi çözen şey pragmatik yaklaşım. İdeal olanın peşinde koşup durmaktansa gerçekçi olup bugün burada bununla yaşamayı başarmak. Bu da ama var olan statüko’yu, var olan düzeni değiştiremiyor olmak demek. Hiç bir şeyin hiç bir zaman değişmeyeceğini bir ‘gerçek’ olarak kabul edip yeni bir hayat, yeni bir dünya yaratmanın mümkün olmadığına inanmak. Her birimizin politik varlıklar olması da işte burada apaçık ortada değil mi? Liderlik bu noktada politik bir duruş. İdealist insanlar olmasaydı yeni fikirler, yeni araçlar üretilemezdi, var olanla yaşamayı öğrenirdik… Bir adım atan ama attığı adımın sonunu göremeyen her yeni işe girmeye cesaret eden kişiler, yalnız değilsiniz. Ve unutmayın ki başaramasanız da korkmadınız.

Teknoloji- ‘Batı’nın teknolojisini alalım mı?

Araçlara ve amaçlara geri dönersek… Bizim gibi Batı tipi gelişme modellerini sonradan almış ülkelerde her zaman teknolojik değişimlere, bu da Batılılaşma modelinin bir uzantısı olarak algılandığından- şüpheyle bakan kişiler olacaktır. Bunları sadece hayatımızı kolaylaştıran, sorun çözen yöntemler olarak görmeyecekler, başlı başına kültürel değişimin taşıyıcısı ve bizi geleneklerimizden ya da özümüzden koparan şeyler olduklarını iddia edeceklerdir. Bu eleştirel yaklaşıma aslında teknolojinin çıktığı ülkelerde de rastlayabiliriz. Ama bizim gibi ülkelerde teknolojik olanın niteliğinden öte teknolojiyi çıkaran yerin niteliğine de bir eleştiri var: Batı, kapitalist sistem, emperyalist ülkeler, sömürgecilik tarihinin taşıyıcıları, Haçlı seferlerine kadar giden Müslüman karşıtlığı, vs. gibi… Dolayısıyla yarattıkları teknolojiyi kendi çıkarları için kullandıklarına dair bir iddia da var işin içinde… Hele Türkiye gibi Batı tipi modernleşmesini hala hazmedememiş ve kendi kimliğini halen olduğu yere oturtmayı başaramamış bir toplumda, Batı eleştirisi ve Batı hayranlığı dip dibe yaşamakta. Ancak öteki’yle tanımlayabildiğimiz, öteki’ye karşı ya da öteki’den yana olarak varlığımızı anlamlandırabildiğimiz bir kimliğimiz var, hala ‘kendisi’ olamamış bir toplumuz.

Dijital dünyada bu tartışma ‘Bizden Steve Jobs çıkar mı?’ ‘Bizden Steve Jobs çıkmalı mı ki?’ gibi hem liberal hem muhafazakar tarafta yer edinen bir tartışma ile tek bir kişinin hikayesinde karikatürize edildi.  Biz göçmen bir toplum değiliz, dolayısıyla göçmenlerin kurduğu ve kendilerine sıfırdan bir hayat yarattıkları bir ülkenin vatandaşları değiliz, bu anlamda biraz da Avrupalılar gibi geçmişin yükünü, onu ne kadar red edersek edelim, üzerimizde taşıyoruz. 100 sene öncesinde ait olmayı arzuladığımız Batı da artık o Batı değil. Steve Jobs gibi marjinal bir karakterin ‘dünyayı değiştirme’ arayışını teknoloji üzerinden gerçekleştirmesi ve içinde bulunduğu vahşi kapitalist sistemin belirlediği kuralları benimseyerek başarıya ulaşması, bunun burada olamayacağı, çünkü aynı imkanlara sahip olmayışımız, ya da bunun burada olabileceği, çünkü azmin ve yaratıcılığın nerede olursa olsun kendine akacak kanallar bulabilecek güçte olması, vs. bunlar da aslında subjektif düşünceler değil mi? Hayata karşı aldığımız tavrı yansıtıyor, bir idol üzerinden kendi kimliğimizi - hem birey hem ülke olarak- anlamlandırmaya çalışıyoruz.

Biz bunun da farkında olalım. Nereden geldiğimizi unutmayalım, kendimizden utanmayalım, bizim de anlatmamız gereken hikaye bu olsun, tarihin belli bir yerinde belli koşullarda yaşadığı hayatı anlamlandırmaya çalışan bir toplum olalım sadece. Ne tam Amerikalılar gibi devamlı bir şeyler başarmaya çalışan, ne Fransızlar gibi başkalarının ne düşündüğünü umursamayan, ne Japonlar gibi yabancılardan aslında pek de hoşlanmayan, ne Latin Amerika’nın kendini ne birinci dünya ne de fakir ülkenin vatandaşları gibi hisseden insanları gibi…İlla bir şeyleri ‘başarmaya’ çalışmayarak… Neysek o olalım. Ama kendimizin farkında olalım.

Teknoloji- birinci dünya hegemonyası, hikaye nerede?

Endüstri devriminin Batı’da ortaya çıkışı gibi dijital devrim devrimin de Batı kaynaklı bir devrim olması onun ürettiği ‘kod’larla (gerçek ve mecazi anlamı ile birlikte) yazılmasını gerektirdi. Tüm bu teknolojik gelişmeler rasyonel aklın hakimiyetine dayanıyordu, bu yüzden ortaya çıkan her ürün Batı tipi kategorileştirmelerin bir başka örneğiydi. İlerleme, üretim artışı, kar maksimizasyonu, lineer zaman anlayışı… Bu mantığın devamı olarak dijital dünyada da ne kadar çok kullanıcı topluyor, ne kadar çok puan alıyor, ne kadar çok paylaşılıyor, ne kadar çok takip ediliyorsanız o kadar başarılı oluyordunuz. Birinci dünyanın hegemonyası oyunun kurallarını belirlediği gibi gelişmekte olan ülkelerin de oyuna dahil olabilmesi için şartları belirliyor. Ve birinci ligde olmayan ülkeler kendileri yeni sıfırdan bir şey yaratmak için debelenmektense var olan oyuna bir yerinden girip genelde Batı’da olanı taklit ederek kendilerine ufak da olsa bir yer açmaya çalışıyorlar.  Onun konuştuğu dili öğrenerek…  

Bugün öyle bir evrede yer alıyoruz ki artık bilginin kendisi değil, bilgiye ulaşmak da değil, o bilgiyle ne yaptığın önemli. Kendi tekrar eden milyonlarca data var, önümüze yeni diye sunulan birçok şey daha fazla data üreten ama aslında pek de bir yenilik getirmeyen örnekler. Belli bir zamanda belli bir kullanıcı sayısını hedefleyen, çok kısa sürede büyüyerek çok kısa sürede popüler olacak şeyler yaratmak, oyunun kuralı bu.

Ama belki de önemli olan ve hegemonyayı delecek olan şey: hikaye. Hikaye anlatmayı başarabiliyorsanız ve insanlar sizi dinlemek istiyorsa, hikayeni yeteri kadar basit ve güzel anlatabiliyorsan ve hikayen bir anlama işaret ediyorsa o zaman sizi bir kişi de okusa bir milyon kişi de paylaşsa hikayenizi bir yere dokunmuş oluyorsunuz.

Tam da dün savaşın altıncı yılına girerken okuduğumuz Suriyeli mültecilerin hikayeleri gibi; bir Suriyeli mültecinin hikayesi kurumsal hayatını bırakıp dünyayı 360 günde dolaşan bir gezginin hikayesinden daha anlamlı olduğu ve insanlığa dair daha çok şey anlatmayı başarabildiği için.  

Teknoloji ve yaratıcılık- beklemeyi öldürmek

Yaratıcı insanların teknolojiden uzak yaşadıkları konuşulur hep: yönetmen Nolan’ın cep telefonu yokmuş; düşünür Chomsky twitter kullanmıyormuş; vs. Yaratıcı insanlar güncel olandan ve genel geçer yaşam biçimlerinden uzak dururlar, zorunlu ve bilinçli olarak; inzivada olmayı tercih ederler; sosyalleşmenin getirilerindense öldürdüklerinden sakınır, pek insan içine çıkmazlar.

Teknoloji de içinde ne kadar yaratıcılık barındırsa barındırsın bir noktada yaratıcılığa giden yolda sürece ket vuruyor kanımca. Bu özellikle mobil akıllı telefonların kullanımdan sonra ortaya çıkan ve sıkça gördüğümüz bir durum: her an her şeye ulaşabiliyor olduğunu sanmak. Ve bunu farkında olmadan her gün yaşıyoruz. Az önce parkta yürürken bir kelimenin anlamını merak edip de elim telefona giderken fark ettim mesela; bekleyip zihnimin kelimenin anlamına dair tahminler yürütmesini, diğer dillerdeki anlamlarını düşünmesini, benim neden o kelimenin anlamını merak ettiğimi kurcalamasına izin vermeyip hemen tescilli bir bilgi kanalından o anda kelimenin resmi tanımına ulaşmaya çalışmak. Burada masum görünmeyen bir şey yok belki ama buna her başvurduğumuzda beyne kapasitesinin sınırlı bir şekilde çalışmasını emrediyoruz. Biraz vücuda da aynı şeyleri öğretmek gibi bu, bedenin ve zihnin aynı şey olduğu konusunda hem fikirsek, bu makinenin ancak çalıştırdığımız kadarıyla yetinmemiz gerektiğinin farkında olmamız gerekiyor.

Arkadaş sohbetlerinde bahsedilen üçüncü kişiler artık merak konusu olmaktan nasıl çıkıyorsa, çünkü fotoğrafları, yaptıkları, vs. kim olduğunu anlatıyor bir şekilde, gerçekten kim olduğunu merak etmiyoruz artık, önümüze konuluyorsa, insani ilişkilerde de çaba göstermediğimiz ve kaldığı sınırların içinde yaşamayı tercih ettiğimiz bir durum var.

Hangi düşünceyi, kişiyi anlamaya çalışırsak çalışalım, biz bunu bekleyerek ve süreci yaşayarak, adım adım kendi çabamızla, yapmıyorsak, doğumundan ölümüne, insanların, kelimelerin, düşüncelerin üzerine kafa yormuyor kısa yoldan ne olduğu sonucuna erişmeye çalışıyorsak, yaşamımızı tamamlanmamışlık hissiyle hayıflanarak geçirecekmişiz gibi hissediyorum zaman zaman…